Tasavvuf Tarihinin Dönemleri

Refiüd Derecat 

لا اله الا الله
Yönetici
İlimler Meclisi Kurucu
20 Tem 2023
2,271
80
21
Tasavvufun tarihî doğuş, gelişim ve geçirdiği safhaları tasnif ederken değişik göstergeler esas alınarak farklı gruplamalar yapılabilir. Mesela Sünnî olup olmama durumuna göre bir tasnif yapılabileceği gibi Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 298/910) veya Muḥyiddîn İbnu’l-‘Arabî (ö. 638/1240) gibi merkezî şahsiyetler temel alınarak bir kategorizasyon yapılabilir. Ancak günümüz Türk tasavvuf araştırmacılarının en çok benimsediği bir tasnif çeşidine göre tasavvuf tarihinin dönemleri üç ana başlıkta toplanabilir:

1. Zühd dönemi,
2. Tasavvuf dönemi,
3. Tarikat dönemi.

Zühd dönemi ile hicri ilk iki asra işaret edilmektedir ki bu Asr-ı saadetle başlayıp tasavvuf ve sufi kavramlarının zuhuruna kadar olan dönemi içine alır. Tasavvuf dönemi hicrî II. asrın sonundan tarikatların zuhûr ettiği sonraki üç asırlık zaman dilimini kapsar. Tarikatlar dönemi ise tarikatların yaygın bir hale gelmeye başladığı hicrî VI. asır ile başlayıp hala devam eden bir süreci ihtiva eder.

Hz. Peygamber’in (a.s.) emsalsiz örnekliğiyle başlatılan Zühd dönemi esnasında hâkim olan tasavvuf uygulamalarına bakıldığı zaman her açıdan onun eşsiz dindarlığına vurgular yapıldığı görülür: gece ve gündüz uzun saatlerini ibadetle geçirmesi, günler boyu aç karınla dolaşması, yemek yediğinde çok az bir miktarla iktifa etmesi, mal biriktirmeye asla heveskâr olmaması, eline geçeni hemen tasadduk etmesi. Aynı bağlamda tasavvuf kaynakları Ḫulefâ’-i Râşidîn’in zühd ve takva açısından örnek tutumlarından bahsederler: Hz. Ebû Bekir’in imanda sıddîkiyyeti, cömertlikte rakipsizliği, alçak gönüllülükte öncülüğü, şüpheli şeylerden sakınmada titizliği ve verâsı; Hz. Ömer’in dünyaya ve dünyevî şeylere meyilsizliği, dindarlığındaki tavizsizliği, adaleti temindeki hassâsiyeti, nefs mücâhedesindeki titizliği; Hz. Osman’ın hayâsı, tevekkülü, sabr ve metâneti, gece ibadeti, cömertliği ve Kur’an okumaya düşkünlüğü; Hz. Ali’nin ilmî ehliyeti, imanî yaḳînliği, mücâhede ve adalete düşkünlüğü, ibadetindeki huşusu.

Tasavvufun bu Zühd dönemi diye adlandırılan doğuş ve teşekkül devrinin ilk yıllarında sonraları “mutaṣavvıfe” ve “ṣûfiyye” diye isimlendirilecek olan ibadet ve zühdde ileri giden kimseler “‘âbid”, “zâhid” ve “faḳîr” gibi tanımlamalarla biliniyorlardı. Daha önce de belirtildiği üzere tasavvuf kaynakları ilk defa kendisine ṣûfî nisbesi verilen şahıs olarak Ebû Hâşim eṣ-Ṣûfî’nin ismini vermektedirler. Bu dönem sufilerinin genelinde bazı ortak tasavvufî özellikler gözlenir: sıkı bir ibadet hayatı, dünyevî şeylerin sevgisini kalbe sokmama gayreti, Allah sevgisi ve korkusu birlikteliği, şer‘î ilimlerde derin vukûfiyet. Tasavvuf tarihi eserleri bu dönem şahsiyetlerinden özellikle iki ismi öne çıkarırlar, el-Ḥasan el-Baṣrî (ö.110/728) ve Râbi‘atu’l-‘Adeviyye (ö.185/801). Bu iki isim etrafında o dönemde yaygın olan iki tasavvuf meşrebinden de bahsederler. Ḥasan örneğinde daha ziyâde “Allah korkusu” temalı bir zühd hayatı gözlemlenirken Râbi‘a örneğinde daha çok “Allah sevgisi” merkezli bir zühd hayatı göze çarpar.

Tasavvuf kaynaklarında Zühd dönemi zâhidliği ile ilgili göze çarpan bir başka husus da tasavvufun büyük topluluklar halinde değil de daha ziyâde ferdî olarak yaşanan bir olgu olduğudur. Ancak bununla birlikte mutasavvıfların yaşadıkları bölgeler esas alınarak tasavvufî pratiklerinde öne çıkardıkları hususlara göre bazı genel zühd mekteplerinden bahsedilmektedir:

• Medîne mektebi,
• Kûfe mektebi,
• Baṣra mektebi,
• Horasan mektebi.

Medîne mektebi diye adlandırılan zühd hayatının temel özelliği Hz. Peygamber’in (a.s.) örnekliğinin ehemmiyetine yapılan ısrarlı vurgudur. Hz. Peygamber’in ve Ashâbının hatırası henüz çok canlıdır bu dönemde. Onun sözleri ve uygulamaları genelde bütün Medine Müslüman toplumunun, ama daha özelde de zâhidlerinin hafızalarında tazeliğini koruyordu. Hernekadar Medine aynı zamanda bir takım siyâsî çalkantılar geçirmiş olsa da, siyâsî otoritenin Şam’a taşınmasıyla beraber şehrin manevî kimliği daha bir öne çıktı. Zâhidler için Peygamber şehri ve maneviyât iklimi olma vasfını hep korudu.

Kûfe mektebinde öne çıkan zühd anlayışının Hz. Ali ve onun Hz. Hüseyin ile özel bir alâkası vardır. Bilindiği üzere Hz. Ali Emevîlerle olan siyâsî mücadelesinin son dönemlerinde Medine’den ayrılıp Kûfe’yi kendine merkez edinmişti. Onun taraftarları da bu şehirde toplanmıştı. Hz. Hüseyin’in şehid edildiği Kerbelâ da Kûfe’ye yakındı. Özellikle de Hz. Hüseyin’in muhatab olduğu zulüm ve vahşet, ona yeterince destek olmayan toplumun genel vicdanında büyük bir pişmanlık ve üzüntüye sebep olmuştu. Bu hissiyatı daha da derinden hisseden bir grup hüzün ve gözyaşı ile kendilerini ibadet ve zühd hayatına vermişlerdi. Çokca gözyaşı dökmelerine binâen bu grup “bekkâûn” (çok ağlayanlar), önceden yardım sözü verdikleri halde yardım etmediklerinden dolayı hissettikleri bu derin pişmanlıkarına binâen de “tevvâbûn” (çok tevbe edenler) olarak da adlandırıldılar. İlk defa “ṣûfî” künyesiyle anılanların genelde Kûfe’den çıktığı kabul edilir. Zira yukarıda zikri geçen Ebû Hâşim eṣ-Ṣûfî de Kûfelidir.

Baṣra mektebi, Medîne ve Kûfe mekteblerinden farklı olarak siyâsî olaylardan daha uzak bir atmosferde gelişmiş olan bir zühd mektebidir. Bu esnada Basra’nın daha belirgin olan vasfı bir ilim merkezi olmasıdır. Ḥasan-ı Baṣrî gibi ilmî faaliyetleriyle meşhur olan bir şahsiyet bu mektebin en önemli temsilcilerinden biri kabul edilir. Biraz önce kısaca temas edildiği üzere, tasavvuf tarihi araştırmacıları Ḥasan-ı Baṣrî ve Râbi‘atu’l- ‘Adeviyye isimleri etrafında Basra’da teşekkül eden iki tarz tasavvuf meşrebinin varlığından bahsederler. Bir taraftan Ḥasan etrafında gelişen derin bir hüzün anlayışı ve Allah korkusu merkezli bir zühd hayatı akıp giderken öbür taraftan da Râbi‘a’nın sözcülüğünü yaptığı söylenen Allah sevgisi ağırlıklı bir zühd hayatı kendini hissettirmektedir. Ḥasan dünyadan cehennem korkusu ve cennet ümidi arasında hüzünle gözyaşı dökerken, Râbi‘a bu tür uhrevî cezâ ve mükafât beklentilerini öne çıkarmaktan ziyade, karşılık beklemeden ortaya konan bir ilâhî sevgiden, mehabbetullahtan bahsetmektedir.

Horasan mektebine gelince, bu tür zühd anlayışı Mâverâünnehr bölgesinde yaygınlaşmıştır. Anadolu’nun İslamlaşması ve tasavvufla tanışması bu bölgeden gelen sufiler yoluyla gerçekleştiği için Horasan tasavvufunun Türk tasavvuf tarihi araştırmaları açısından daha da özel bir ehemmiyeti vardır. İbadet, zühd ve faḳr gibi genel tasavvufî vasıfların yanında bu bölge sufilerinde derin bir “tevekkül” anlayışı göze çarpar. Bu mektebin bir devamı olan Nişabur sufiliği ile de tasavvuf tarihinin bir başka önemli konusu, melâmet ve fütüvvet bahsi, öne çıkarılarak tafsilatlı bir biçimde işlenir.

Sonuç itibariyle mutasavvvıflar tasavvufun doğuşunu tamamen İslamî temellere dayandırırlar; tasavvuf Kitab ve Sünnet menşelidir. Tasavvufun üzerinde hassasiyetle durduğu hususlar bizzat Hz. Peygamber (a.s.) ve onun Ashâbı tarafından titizlikle uygulama alanında tutulan dindarlık unsurları idi. Esas olan, zühd ve takvaya dayalı bir dinî hayat sürdürebilmek, dünyevî zevk, makam, mal ve mülklere kalbte bir değer beslememek, asıl hedef olan Hakk’a yönelmek için daimî bir ibadet ve tâ‘at içinde olmaktı. Ancak Hz. Peygamber’in (a.s.) pratiğini ortaya koyduğu bu dindarlık modelini takip edenlerin sayısı zaman geçtikce azalır oldu; Müslümanlar içerisinde dünyevîleşme temayülleri yaygınlaşmaya başladı. İşte bu genel, ve dinî anlamda olumsuz sayılan, gidişata karşı koymak artık sayıları itibariyle azınlık durumuna düşmüş olan bir zümre ihlaslı dindarlara kaldı. Bugün bizler de tasavvuf ilmi ve onun tarihi serüvenini incelerken bu zümrenin hikayesini tahlil etmekteyiz.

Kaynak : https://acikders.ankara.edu.tr/course/view.php?id=2675