Tarîkatların Müşterek Unsurları- Seyr u Sülûk

Refiüd Derecat 

لا اله الا الله
Yönetici
İlimler Meclisi Kurucu
20 Tem 2023
2,271
80
21
Lügatte “seyr” gezmek, “sülûk” yürümek ve gitmek anlamınadır. Tasavvuf ıstılâhında ise seyr, cehaletten ilme, kötü çirkin huylardan güzel ahlâka, kendi vücûdundan Hakk’ın vücûduna doğru hareket etmek demektir. Sülûk de tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk’a vuslata hazırlayan ahlâkî eğitimdir. Bir başka ifadeyle seyr ü sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevî makamlarını tamamlayıncaya kadar geçirdiği safahâta verilen isimdir. Seyrin evveli sülûk, nihayeti vusûldur. (Yılmaz, 2010, 182).

Seyr ü sülûk tamamen psikolojik bir olaydır. Müridin tarîkat prensipleri çerçevesinde yapmış olduğu ibadet, dua, riyâzet, mücâhede, halvet, tefekkür neticesinde ruhun tedricî olarak saflaşması ve ilâhî hakikatleri kavramasına mani olan perdelerin kalkıp aslî berraklığını kazanması demektir. Bütünüyle ruhî bir hadise olduğu için, seyr ü sülûk anında yaşadığı halleri kelimelerle tam olarak anlatmak mümkün değildir. Bu yolculukta tedrîcî bir ruhî tekâmül söz konusudur. (Türer, 1995, s. 133).

Seyr ü Sülûk’un Mertebeleri

i. Seyr ilâllah (Allah’a seyir): Nefsin arzularına yüz çevirip, kalben
Allah’ın iradesine teslim olmaya yönelmektir. Amelî bakımdan
kötü ve çirkin amellerden, iyi amellere yüz çevirmektir. Nihâyet
kalpten “vahdet”i örten “kesret” perdelerini kaldırmaktır. Bu
seyrin nihayetinde, kalp makamının sonu olan “ufuk-ı mübîn”e
ulaşılmış, en yüce ilimler elde edilmiş, kötü ahlâklardan eser
kalmayarak iyi ahlâklarla donanmış ve “fenâ fillah” makamına
erişilmiş olur. Bu seyir sonunda sâlikte Allah’ın isimleri tecellî
eder.

ii. Seyir fillah (Allah’tan seyir): Hakk’ın sıfatları ile sıfatlanmak,
isimlerini tahakkuk ettirmek ve ahlâkı ile ahlâklanmak, böylece
ufuk-ı a’lâ’ya ulaşmaktır. Bu mertebeye ulaşan sâlikte beşerî sıfatlardan eser kalmaz. Bu mertebenin sonunda, ledünnî ilim inkişaf eder. Bu mertebeye “bekâ billah” mertebesi denir.

iii. Seyr maallah (Allah’la seyir): Bu mertebede zâhir-bâtın, âbidma’bûd ikiliği ortadan kalkmış, sâlik ehadiyyet” mertebesine
ulaşmıştır. Buna “kâbe kavseyni ev ednâ” makamı denir ki,
velîlik mertebesinin sonudur. Bu makama ulaşan sâlikin nazarında her türlü zıtlıklar ortadan kalkmış “aynü’l-cem” hali hâsıl
olmuştur.

iv. Seyr anillah (Allah’tan seyir): Bu mertebede sâlik tekrardan tekrar kesrete doğru seyreder. Yani tâlibleri terbiye ve irşad maksadıyla Hak’tan halka döner. Bu mertebeye “bekâ ba’de’l-fenâ”,
“sahv ba’de’l-mahv” ve “fark ba’de’l-cem” gibi adlar verilir. Bu
makama erişen sâlik, vahdeti kesrette, kesreti vahdette görür. Bu
mertebe mertebelerin en üstün olanıdır. (Aynî, 1341, 231-233).

Bu seyirlerden ilk ikisi ile velîlik makamına ulaşılır. Son ikisi ile de davet ve irşada ehliyet kazanılır ki, peygamberlere ve kâmil velîlere mahsustur.

Şu halde Hakk’a vâsıl olmak için, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmek, sonra yalnız O’na yönelmek, yani kalbi ve fikri yalnız O’nunla meşgul etmek lazımdır. Ancak böylesine çetin bir yolculuğu sâlimen sona erdirebilmenin de bir takım şartları vardır. Bu şartların birincisi bir mürşid, bir rehber bulmaktır. Aksi halde yolu şaşırabilir. Bu yolculuğun başarı ile sürdürülebilmesi için ikinci şart, aşk-ı ilâhîdir. Çünkü aşk olmadan hiçbir maksada ulaşılamaz. Bir diğer şart da “ihlâs” ve “ihsan”la bütünleşmiş bir imandır. Bu demektir ki, sadece ilimle bu manevî yolculuk mümkün değildir. Bu iş “hal” işidir. Yani, bütün bu makamları ilmen bilse, fakat “yakîn” ilminden, hâlden ve zevkten yoksun olsa ona sâlik denmez. Onun durumu balın tatlı olduğunu öğrenmiş fakat hiç bal tatmamış olan kimseye benzer. (Türer, 1995, 135).


Nefis

Nefs: Sözlükte “ruh, can, varlık, zât, insan, kişi, hevâ ve heves, bedenden kaynaklanan süflî arzular” gibi manalara gelir. Tasavvufta nefis denilince, şer ve günahın kaynağı olan, “kötü huy ve süflî arzuların tamamı” anlamına gelen ve kötülüğü emreden nefis anlaşılır. Kötülük sebebi olması bakımından şeytanın iş birlikçisi sayılan nefis, insanın içindeki mücadele edilmesi gereken bir unsurdur. Sufîler, manevî hayatı yaşamayı esas alırken önlerinde en büyük engel olarak şeytan ve nefsi, yani nefsin süflî ve aşağı arzularını, hevâ ve hevesini görmüşler, bazen nefisten “içimizdeki şeytan” diye söz etmişler ve dikkatlerini bunun üzerinde yoğunlaştırmışlardır. (Uludağ, 2006, 527).

Mutasavvıflara göre kötülük ve günah işlemeye hevesli olan nefis, ibadetten ve hayırlı işlerden ısrarla kaçar. Bu sebeple tasavvufî hayatta sürekli olarak nefse muhalefet etmek ve hiçbir şekilde onunla barışık olmamak esas alınmış, hayra ve kurtuluşa ermek için onu terbiye etmenin gereğine inanılmıştır. Sufîler, nefisle yapılan mücâdeleye “cihâd-ı ekber=büyük cihad” adını vermişlerdir. Bu sebepten tasavvuftaki manevî arınma, iki temel uygulamaya, yani nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi’ne dayanır. Mutasavvıflara göre, nefsin mutlak anlamda yok edilmesi mümkün olmayıp, sadece terbiyesi mümkündür ve insandan son nefesine kadar ayrılmadığı için, her dem onunla mücadele devam etmektedir.

Mutasavvıflara göre insanda dört türlü nefis vardır:

1. Tabiî Nefis: Bu cismin parçacıklarını muhafaza edip birbirinden
ayrılmasına engel olan kuvvettir.

2. Nebatî Nefis: Bu insanın büyümesine ve üremesine sebep olan
kuvvettir. İnsanın fizyolojik yönünün devamı için bedeninde ortaya çıkan gıda almak, çiğnemek, hazmetmek, sindirmek gibi
faaliyetler bu kuvvet sayesinde olur. Merkezi karaciğerdir.

3. Hayvanî Nefis: İnsanın hareket ve his faaliyetlerini sağlayan
kuvvettir. Bundan dolayı insanın iç ve dış duyularının hepsi, bu
kuvvetin âleti ve hizmetçisidir. Merkezi akciğerdir.

4. İnsanî Nefis veya Nefs-i Nâtıka: Bu aslında ruh’tur. Bu da kendi
zatında maddeden mücerret bir cevherdir. Allah’ın emrinden
ibarettir. İnsan bedeninin asıl sultanı budur. Ancak bedenin cüzlerindeki tasarruf ve saltanatını hayvanî nefis vasıtasıyla icra
eder. Merkezi kalptir.

Burada en yoğun ilişki hayvanî nefisle, Nefs-i Nâtıka denilen insanî nefis arasında sürekli bir ilişki, etkileşim vardır. Ancak son derece latîf ve hafif olan Nefs-i Nâtıka’yı hayvanî nefsin tasallutundan kurtaramazsak, onun hükmü altında bırakırsak insanlık pâyesine yükselemeyiz. Bu da tasavvuftaki nefis tezkiyesi dediğimiz usulle gerçekleşir.




Nefsin Mertebeleri


Seyr ü sülûk esnasında sâlik’in nefsinde meydana gelen değişmeler göz önüne alınarak, nefisle ilgili mükemmele doğru giden bir derecelendirme yapılır. Buna tasavvuf literatüründe “etvâr-ı seb’a=yedi mertebe” denir. Her bir mertebede sâlik’in manevî ve psikolojik durumu, sahip olduğu özellikler farklı farklıdır. Bu mertebelerden her biri, Kur’ân-ı Kerîm’deki bir âyetten mülhem olarak isimlendirilmiştir ve bu mertebeler şunlardır:


Nefs-i Emmâre: Nefsin ilk mertebesi olan nefs-i emmâre Kur’ân-ı
Kerîm’de; “Muhakkak ki nefs, daimâ kötülüğü emredicidir…”
(Yusuf Sûresi, 53) biçiminde geçmektedir, bu âyette bu mertebeye işâret vardır. Bedenin doğal isteklerine meyleden bu nefis,
dünyevî lezzetleri ve hissî şehvetleri emredip, kalbi alçak, aşağı
yöne doğru çeker. Bütün şerrin barınağı ve kötü huyların kaynağı durumundaki bu tür nefis, kötülüklere karşı koymayı terk
ederek şehevî isteklere ve şeytanın çağrılarına kulak verip itaat
eder. Hayvanî lezzetlere düşkünlük ve Allah’ın buyruk ve yasaklarına bağlı kalmama açısından şehevanî tabiatın gerektirdiği
şeyleri yapması sebebiyle “nefs-i emmâre=kötülüğü emredici”
vasfını alır. Kibir, riyâ, hırs, aç gözlülük, kin, cahillik, cimrilik gibi tüm gazap ve şehvetten doğan tüm çirkin sıfatlar bu nefsin
özelliklerindendir.

2. Nefs-i Levvâme: Kur’ân-ı Kerîm’de; “Hayır, daima kendini kınayan nefse yemin ederim” (Kıyâme Suresi, 2) şeklinde geçen nefs-i
levvâme, hevâ, heves, kendini beğenme, hile, kahır gibi kötü
huyları kınayan nefistir. Her ne zaman bu nefisten bir kötülük
ortaya çıksa, yapısı gereği o kendini kınamaya başlar. Bu mertebede sâlikin ruhunda kötülüklerden iyiliklere dönüş arzusu doğar.

3. Nefs-i Mülheme: Nefsin tavırlarından üçüncüsü olan nefs-i mülheme ile ilgili Kur’ân’da; “Ona (nefse) bozukluğunu ve korunmasını (isyânını ve itaatını) ilham edene andolsun” (Şems Sûresi,
8) âyeti geçmektedir. Nefs-i mülheme makamı, iyi ahlâklarla
ahlâklanmak sureti ile basîretin açılması, açılan bu basîretle
Hakk’ın görülmesi, batinî kulağın da açılarak Rabbânî ilhamların
işitilmesi makamıdır. Nefs-i mülheme sahibi sâlikler, Allah’tan
gelen ilhamlarla nasiplenerek kalpleri aydınlanır. Yine sâlik bu
makamda devam ettiği zikir ve ibadetten tam zevk almaya ve
kalbinde ilahî aşk ateşi yanmaya başlar. Bu mertebede olmanın alâmetleri faydalı ilim, tevazû, tevbe, sabır, şükür, cömertlik, kanaat ve tahammüldür.

4. Nefs-i Mutmainne: Nefsin dördüncü tavrı olan nefs-i mutmainne,
Kur’ân-ı Kerîm’de; “Ey huzûra eren nefis!” (Fecir Suresi, 27) biçiminde geçmektedir. Nefs-i mutmainne, kalbin nûruyla nurlanması tamamlanan ve bunun neticesinde kötü özelliklerden
uzaklaşarak, güzel ahlâkla donanan nefistir. Bu tür nefse bu ad,
Hak’ta sükûna ererek onunla huzura kavuşması dolayısıyla verilmiştir. Bu durum, kötü fiiller ve kötü hatırlarla ilgiyi tamamen
kestiği zaman gerçekleşir. Bu mertebede sâlikin kalbinde ilahî
aşk yerleşmiş, dünyayı ve masivâyı kalbinden çıkarmış, her şeyde Hakk’ın tecellîlerini görmüş olur. Bu yüzden kalbi itmi’nân
içerisinde ve huzurla dolmuş olur. Allah’ın dışında hiçbir şeye
değer vermediği için son derece cömerttir.

5. Nefs-i Râzıye: Seyr ü sülûkun beşinci aşamasını oluşturan nefs-i
râziye ile ilgili olarak Kur’ân’da; “Razı olmuş ve kendinden razı
olunmuş olarak Rabbine dön!” (Fecir Sûresi, 28) âyet-i kerîmesi
geçer. Nefs-i râziye, Allah’ın celalî ve cemalî tecellîlerini gönül
hoşluğu ile karşılayan ve kaderden şikayeti bulunmayan nefistir.
Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmış evliyâ’nın sıfatı olan nefs-i râziyeye, varlıkların tamamından geçmeden ulaşılamaz. Manâ âleminde bütün varlıkları yok olmuş gören nefs-i râzıye sahibi sâlikin
tek yöneldiği varlık Allah, tek istediği de onun rızasına ermektir.
Bundan dolayı bu mertebedeki sâlik, kendinde zuhûr eden keşf
ve kerâmetin hepsinden geçerek her gördüğü şeyde Cenâb-ı
Hakk’ın tecellîlerini müşâhede eder.

6. Nefs-i Mardıyye: Nefsin mertebelerinden altıncısı olan bu mertebe ile ilgili olarak da Kur’ân-ı Kerîm’de nefs-i râziye ile ilgili aynı
âyet delil gösterilir. Bu makamdaki sâlik Hakk’a söyler, Hakk’tan
işitir, her şeyde Hakk’ı müşâhede eder. Bu mertebede sâlik Allah’tan razı olduğu için Allah’ta ondan razıdır. Bu mertebede
sâlik Allah’tan başka her şeyi terk eder, mahlukâta lütufla muamele eder, O’nun taksîmâtına rıza gösterir. Bu makama ulaşan
kâmil zât, eşyânın hakîkat ve sırlarına vâkıf olur.

7. Nefs-i Kâmile: Seyr ü sülûkun son aşamasını oluşturan ve
Kur’ân’da; “Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir” (Şems Sûresi,
9) âyetiyle işâret edilen nefs-i kâmile, tam olgunluğa eren nefis
olup, nefs-i sâfiye ismiyle de adlandırılmaktadır. Artık bu mertebede sâlik en yüce makama ulaşmış, “kâmil” sıfatını kazanmıştır.
Bütün güzel sıfatları kendinde toplamış, âdetâ cisimleşmiş bir
melek haline gelmiştir. Bu makamdaki kimsenin hareket ve davranışları hasenât ve ibadetten ibarettir. Sözleri hikmettir. Yüzündeki nur, bakanlara huzur ve ferahlık bahşeder. Bütün bu özellikleriyle, “mürşid-i kâmil” sıfatıyla insanları irşad etme yetkisini
ele almıştır. (Ögke, 2001, 183-198).


Kaynak : https://acikders.ankara.edu.tr/course/view.php?id=2675