Kalbin Hikmeti ve Sırları

Refiüd Derecat 

لا اله الا الله
Yönetici
İlimler Meclisi Kurucu
20 Tem 2023
2,279
80
21
Bütün varlığın yaratılış sebebi insandır. İnsanın varlık sebebi ise marifettir. Marifet Allah'ı bilmektir. Allah Teâlâ'nın insanın yüklendiğine işaret ettiği emanet yine marifettir. Emanet yükünü taşıma gücü insana verilmiştir. İnsanın dinden nasibi ne kadar fazlaysa onda marifet de o kadar fazla olur. Dinden nasibi olmayanın da marifetten nasibi yoktur.

Ruh ve bedenin evliliğinden kalp ve nefs çocukları doğar. Kalp erkeği ruh babasıyla kalırken, nefs kızı beden annesi ile birliktedir. Övülmüş bütün ruhani ve ulvi sıfatlar kalpte bulunurken, yerilmiş bütün sıfatlar nefistedir. Bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.”

Hazreti Peygamber (sav) diğer peygamberlere göre insandaki kalp gibidir. Kalp insan varlığının özüdür. Çünkü insanda ruhun nurlarının ortaya çıktığı yer kalptir. Kalp insan vücudunda bir organdır. Ancak diğer insan organlarında olmayan bir özelliğe sahiptir. Bu da onun bir can taşımasıdır. Hayat diğer organlara kalpteki bu can ile ulaşır. Kan damarları kalpten çıkarak bu hayat iksirini bütün hücrelere taşır. Bu hayat iksirini tıbbi aletler belirleyemez ve göremez. Çünkü bu hayat iksiri melekût alemine aittir. Kalbin sureti cisimler aleminin özünden yapılmıştır. Kalpteki can ise ruhlar aleminin özünden elde edilmiştir. Kalbin canı insan ruhunda bulunan bir letafetten (hoşluk, güzellik) yapılmıştır.

Böylece kalp cismani ve ruhani iki alemin hülâsası (özeti) olmuş ve marifet kalpte zuhura gelmiştir. Buna şu ayet işaret etmektedir: “Allah imanı bunların kalplerine yazmış” (Mücadele, 58/22). Marifet hususunda bütün organlar kalbe tabi olduğu gibi, peygamberler de nübüvvet konusunda Hz. Muhammed (sav)'e tabidirler. Bu nedenle Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Eğer Musa (as) ve İsa (as) hayatta olsaydı bana tabii olmaktan başka bir şey yapmazlardı.” Bu nedenle dinin mükemmelliğe erişmesi Peygamberimiz zamanında olmuştur.

Dinin mükemmelliği muhabbetin mükemmelliği ile olur. “Allah sevdiği ve kendisini seven bir toplum getirecektir.” (Maide, 5/54) ayetindeki toplum bu ümmettir. Bu mükemmelliği, insandaki kalbi temsil eden Peygamberimiz tamama erdirdi. “Habibullah/Allah'ın sevgilisi” ve peygamberlerin sonuncusu oldu. Bu nedenle dinini kemale erdirmek ve mahbûbluk (sevgili) mertebesine erişmek isteyen başını ona tabi olma yoluna koymalıdır. Bu durum şu ayette anlatılmaktadır: “(Resulüm) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.” (Ali İmran, 3/31)

İslam, dinin mükemmelliğini temsil eden bir din olarak gelince, diğer dinler iptal oldu. Çünkü suyun bulunduğu yerde teyemmüm edilmez. Bu nedenle Hazreti Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur. “Adem ve diğer peygamberler kıyamet günü sancağımın altındadır. Fakat bunda fahir (övünme) yoktur.” Ancak dünyadaki bütün varlıkların nasipleri ondandır, “(Resûlüm!) Biz seni alemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21/107). Ancak Peygamberimiz, “Benim varlığım yokluktur, zenginliğim ve övünmem ise fakirliktir.” buyurmuştur. Buna göre Peygamberimiz üstünlükle değil fakirliği ile övünmektedir. Bunun nedeni, Peygamberimizin ve ona tabi olanların yolu aşk ve muhabbet yolu olmasıdır. Bu yolda ancak yokluk ile yürünebilir. Oysa üstünlük, rehberlik, peygamberlik bütün bunlar varlıktır.

Bu konuda Necmeddîn-i Dâye (ks) Hazretleri bir şiirinde şöyle söylemektedir:

Bu öyle bir yoldur ki yükü hafiflerden başkası yürüyemez,

Eğer eksilmedinse o yola hiç girme.

Seni bu yolda yüz defa öldürseler de,

Orada dökülen kanın için kısas talebinde bulunma.



İnsanın Kalbi Arş Gibidir

İnsan kalbi cihana göre arş mertebesindedir. Arş büyük alemde rahman sıfatının istivasının zuhur mahallidir. Kalp te küçük alemde ruhaniyet sıfatının istivasının zuhur mahallidir. Arş bu istivadan haberdar değildir ve terakki etme özelliğine sahip değildir. Fakat buna mukabil kalpte şuur vardır ve terakkiye elverişlidir.

Arşın bir yüzü melekût alemine, diğer yüzü ise cisimler alemine dönüktür. Allah Teâlâ'nın yardımı cisimler alemine Rahman sıfatı ile ulaşır. Rahman sıfatının feyzinin eseri cisimler alemine varmak istediğinde bunu kabul eden cisim arştır. Bu feyiz arştan, cisimlere istidatları miktarınca ulaşır. Kainat bu feyizlerin devam etmesi ve yardımların ulaşması ile varlığını sürdürür. Bu feyizler bir an bile dursa, hiçbir şey varlığına devam edemez.

Aynı durum insanda kalp için geçerlidir. Kalpte hem cismani ve hem de ruhani iki alem vardır. Ruhtan kalbe ulaşan feyz, burada bölünerek her uzva ulaşmaktadır. Her uzuv kendi miktarınca payını alır. Eğer kalpten gelen bu feyzin yardımı kesilecek olsa, beden iş göremez hale gelir ve hayatını kaybeder. Eğer feyzin organlara ulaştığı damarlardan birinde bir tıkanıklık olsa, feyiz akışında bir kesinti olacağından o organ hareket kabiliyetini kaybeder.

Buna göre anlaşılıyor ki küçük alemdeki kalp, büyük âlemdeki arş yerindedir. Ancak aralarında şöyle bir fark vardır. Kalp ruhtan kendisine gelen feyzleri kabul etmede bir şuura sahiptir. Fakat arşta böyle bir şuur yoktur. Ruhun feyzi kalbe sıfatla ulaşır ve kalbe hayat, ilim ve akıl bağışlar. Böylece kalp bunlarla idrak eder. Ancak arşa ulaşan feyiz sıfatla değil kudret ve fiille olur. Arşta fiilin ve kudretin eseri olan şeyler varlıklara ulaşarak onların baki kalmalarını sağlar. Ancak burada Hakk’ın sıfatı olan hayat, ilim ve marifet gibi sıfatlar ortaya çıkmaz.



Kalbin Ayna Olması

Arif'in kalbi bir aynadır. Kalp ruh ve nefs arasında perdedir. Bu nedenle de kalp aynasının iki yönü vardır. Bu iki yönden maksat ruh ve nefs yönleridir. Alem-i kebir olan kainatta detaylı olarak bulunan her şey özet halde alem-i sagirde (insanda) da bulunmaktadır. Küçük alem olan insanın kalbi cilalanıp nur ile aydınlanınca evrene ayna olur. Böylece kainatta detaylı olarak bulunan her şey onda ortaya çıkar. Çünkü cila ve aydınlanma yoluyla kalbin taşıma hacmi ve gücü genişletilmiş olur. Böylece küçük olmasının hükmü ortadan kalkmış olur. Bu nedenle kalbin insana olan nispeti, detay ve özet olma bakımından insanın kainata nispeti gibidir. Daha küçük olan kalp cilalanınca ve ondaki karanlıklar giderilince, insanda görülen her şey, ayna olma itibarıyla kalpte de görülür.

Kalp hem dar hem geniştir, hem sade hem uçsuz bucaksızdır, hem az hem de çoktur. Bu özellikler kalpten başka hiçbir şeyde yoktur. Yaratıcısıyla bu kadar çok münasebeti olan başka bir şey yaratılmamıştır. Yaratıcısına dair, başka yaratılmışlarda görünmeyen ilginç alametler onda görülür. Bu nedenle bir kutsi hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Yerim ve göğüm Beni içine almaz, lakin mümin kulumun kalbi alır.”

Alem-i kebir olan kainat, Allah Teâlâ'nın sıfatlarının görüldüğü en büyük bir aynadır. Ancak içindekiler ne kadar çok ve teferruatlı olsa da kendisinde çokluk ve detaylılık olmayan Allah Teâlâ ile bir münasebetleri yoktur. Allah ile münasebete layık olan dar ve geniş, sade ve yaygın, az ve çok olan kalptir. Bu nedenle kamil bir arif zor ulaşılan bu makama varınca, bütün alemlerin ve zuhuratın kalbi olur. O Velayet-i Muhammediyiye ulaşmış ve Mustafa'nın davet makamı ile şereflenmiş olur. Bu zor nimetin elde edilmesi seyri sülük ve cezbe yollarının tafsilatlı olarak ve mertebe mertebe tamamlanmasıyla elde edilir. Böylece fena ve beka makamları derece derece aşılmış olur. Bu da ancak Hz. Muhammed (sav)'in yoluna tam olarak uymakla mümkün olur. Allah Teâlâ'nın kulunu sevmesi ve seçmesi bir şarta ve sebebe bağlı değildir. Allah dilediğini yapar ve dilediği hükmü verir. “Allah rahmeti ile dilediğini seçer (rahmetini dilediğine verir). Allah büyük lütuf sahibidir.” (Bakara, 2/105)



Kalbin Arınması

Kalbin diğer bir özelliği tarikat yoluyla arınma kabiliyetinin bulunmasıdır. Kalp terbiye edilerek arınır ve Hakk’a teveccüh etmek ile kemale ulaşır ve bütün ilahi sıfatların tecelli edildiği bir yer olur. Peygamberimize tâbi olarak kalplerini arındırıp ve terbiye edip kemale ulaşanlar sabah ve akşam defalarca Hakk’ın Celal ve Cemal nurlarına dalarlar ve bu nurlara tahammül edebilirler. Oysa büyük alem bu nurlara muhatap olduğunda yanıp parçalanmıştır.

Kalbin bir et parçası şeklinde sureti vardır. Bu et parçası diğer mahlukat ve hayvanlarda da bulunur. Ancak insandaki kalbin ayrı ruhani bir canı vardır ki bu hayvanların kalplerinde bulunmaz. Bu can muhabbet nurundan olan safa makamındandır. Bu can her insanda bulunmaz. Bu nedenle “Doğrusu bunda kalbi olana ders vardır.” (Kaf, 50/37) buyurulmuştur. Kim de bu can varsa Allah ile dost olmuştur. Bu bizim kalbimizin canının canıdır. Her insanın kalbinde ona canlılık veren can olmasına karşın, onda Allah muhabbetini veren canının canı olmayabilir. İşte ayette kastedilen hakiki kalp budur.

Kalbin doğruluğu ve eğriliği vardır. Kalbin doğruluğu onun safa içinde olması, eğrili ise bulanıklık içinde bulunmasıdır. Kalbin safası hislerinin selamette olması, kalbin bulanıklığı ise hislerin hastalık ve sakatlıklar içinde kalmasıdır.

İnsan bedeninin beş duyusu olması gibi, kalbinde beş duyusu vardır. Kalp bütün gayb alemini, melekût ve ruhaniyeti bunlarla idrak eder. Kalp gözüyle gaybi alemdeki şeyleri görür. Kalp kulağı ile gayp ehlinin ve Hakk’ın sözlerini işitir. Kalp koklaması ile gayb kokularını alır. Kalbin tatması ile muhabbet zevki, iman lezzeti tadılır. İnsan bedenindeki dokunma duyusunun karşılığı kalpte akıldır. Kalp bu akılla bütün varlıkların faydalı şeylerini alır. Bazı ayetlerde “kalbin akıl etmesi”nden bahsedilir.

İnsanın kurtuluşu kalbin bu beş hissinin sağlam ve sağlıklı olmasına bağlıdır. Eğer bu hisler sağlam değilse, bu insanın kalbi bozulur ve bedeninin helâkine sebep olur. Kur'an-ı Kerim'de bu anlamda şu ayet buyurulmuştur: “O gün insana fayda sağlayan tek şey Allah'a teslim ettiği arı duru bir gönül (kalb-i selim) olur.” (Şuara, 26/89)

Kimin kalbinin hisleri hastalıklı ise, onun için azap vardır. Bu durum şu ayette ifade edilmektedir: “Ant olsun biz cinleri ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler.” (Araf, 7/179) Ayrıca “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden akıl edemezler.” (Bakara, 2/171), “Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz lakin göğüslerin içindeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/46) buyurulmuştur.

Felsefeciler peygamberlere uyumayı gerekli görmeyerek sırf akıllarıyla bazı kalbi hastalıkları tedavi edeceklerini zannettiler ve böylece yanlışa düştüler. Onlara göre akıl her şeydir. Bu nedenle peygambere uymak zorunluluğunu hissetmediler. Ancak onlar aklın ötesinde insan için akıldan binlerce defa daha şerefli hakiki kalp, sır, ruh ve hâfi gibi aletlerin olduğunu bilemediler. Akıl bu aletleri idrak edemez ve bunların terbiyesi akılla gerçekleştirilemez. Hatta akıl kendisini dahi idrak etmekten uzaktır. Kalplerinde hastalık olan insanları şeriat kanunları ile tedavi edecek ve doğruyu gösterecek şeriat ehli bir tabibe ihtiyaç vardır. Çünkü bu dalâlet ehlinin basiret gözleri şakâvet bağı ile bağlıdır. Bu nedenle şeriat özelliğinden ve peygamberlere gönderilmiş şeriattan mahrumdurlar. Peygambere alaycı ve küçümseyici bir gözle bakmaları bu nedenledir. Bu kişiler akıllarının görüşünü beğenerek avarelikleriyle mağrurdurlar.

Tarikat şeyhleri işe, insanın önce ahlakını değiştirmekle değil, kalbini tasfiye etmek ile başlarlar. Kalbin tasfiyesi gerçekleşince Hakk’ın feyizlerinin alınmasında kabiliyeti artar. Hakk’ın feyizlerinin alınması nefsin birçok kötü sıfatını değiştirir. Bu değişiklikleri ve iyileşmeleri ömür boyu yapılan mücahede ve yasakla elde etmek mümkün değildir. Kalbin tasfiyesinin ilk şartı dünyayı terk etmek, suretlerden tecrit olmak, halktan ayrılarak uzaklaşmak, tabiatı gereği arzu ettiği makam ve mal sevgisini terk etmektir. Bu, insanın, Hakk’ın dışındaki her şeyi ve sevgi duyduğu her şeyi içinden çıkarması demektir.

Kalp bu şekilde zikir ve ibadetlerle ve Hakk’a teveccühü ile gönlünü hakikate ulaştırır. Sağlık ve safiyetine ulaşmış olur. Bu makamda kalp, Hakk’ın bütün sıfatlarının zuhur mahalli olur. Hakk’ın sıfatları kahır ve lütuf olarak iki çeşittir. Kalp bu iki sıfatın mazharı olarak bu iki sıfatın zuhurundan meydana gelen tasarruflara ve değişimlere tâbi olur. Bu durum Peygamberimizin şu hadisinde ifade edilmektedir: “Müminin kalbi Rahman'ın parmakları arasındadır, istediği tarafa çevirir.” Burada rahmaniyete işaret edilmesinin nedeni, kalbin rahman sıfatının istiva mahalli olmasıdır. Kalp melekût ve cisimlerden oluşan iki aleme vasıta olduğundan, bir yüzü melekût diğer yüzü cisimler alemine bakar. Melekût alemine bakan yüzü akıl nurunun feyizlerini alırken, cisimler alemine bakan yüzüyle melekût ve ma’kûlattan neşet eden nurların eserlerini nefse ve bedene ulaştırır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı (ks) Hazretleri “Marifetname” adlı kitabında şunları yazmaktadır:

“Ehlullah demişlerdir ki: Allah insanın kalbine bakar. Kalbi Allah'ın gayrısından temizlemek her türlü ibadetten üstündür. Kalp Allah'ın huzurunda durulacak yerdir. Kalp bedenin sultanı, Allah'ın evidir. Kalp ilahi marifetin yazıldığı yerdir. Kalp insan ruhunun kaynağı ve onun bir adıdır. Kalp imanın madeni, Allah'ı bilme ve anlamanın makamıdır. Gönül bir camidir ki onarmaya muhtaçtır. Müminin kalbi Allah'ı bilme ve sevme damarlarının toplandığı yerdir. Gönül rahat içinde ise duyular da sevinçli ve sıhhatlidir. Temiz kalbin kıblesi Allah, âdeti kazaya boyun eğmektir.

Üç çeşit kalp vardır: Biri verileni, biri Allah'ın rızasını, biri de O’nu görmeyi bekler. Kafirin gönlü dünyaya, arifinki Allah'a bağlıdır. Kalbin Hakk ile olsun, kalıbın, vücudun halkta kalsın. Kalbini Allah sevgisi kaplayanın gözünden halk düşer. İnsanın kalbi Allah’ın sıfatlarını taşır: Merhamet, Adalet, İhsan… Müminin kalbi, her manayı, Allah'ın sıfat ve isimleriyle bakışını taşıdığı için onun sevgi hamurunun lezzeti, dünyanın her türlü maddi zevk ve nimetlerinden üstündür.

Ehlullah demişlerdir ki: Midenin orucu yeme ve içmeden, dilin orucu lüzumsuz konuşmaktan, kalbin orucu fikir, hayal ve kuruntulardan el çekmektir. Bir gönül ki, Allah'tan gayrısından arınmıştır, O’nun sevgisi ile dolmuştur. Hakkı bulan halkı bitirir. Beden duyu organları ile görüneni, kalp te görünmeyen alemi idrak eder. Kalbin gözü gaybi (görünmeyen) alemi görür, kulağı sözlerini duyar, burnu kokusunu koklar, tadı lezzetini tadar ve böylece ilahi sevginin lezzeti içine gömülür. Kalbin bu hale gelmesi beden organlarının kötü ve zararlı şeylerden kaçınmalarına bağlıdır. Allah'ın sevgisinden gayrısını taşımayan kalp, arş ve rahmandır. Cihan sultanıdır, arif ve kamil (ermiş-olgun) insanın kalbidir.”

Düşünceler ve hatırlamalar iki şekilde zihne gelir ve kalbe doğar:

1) Doğrudan doğruya Allah'tan vasıtasız olarak. Bunlar düşünme ve ibadet sonunda doğar. Hayra ve hidayete götürür.

2) Melek, şeytan, tabiat vasıtasıyla. Melek'le gelen de hayra götürür. Fakat şeytandan gelen vesveseli, tereddütlü ve şerlidir. Eğer tabiattan gelirse nefse ve şehvete meylettirir, şerre götürür. Ve bu hal ancak Allah'ın zikriyle zayıflar.

Kalbe gelen, zihne doğan düşünce ve hatırlamalar şeriata uygunsa hayırlıdır. Nefse arz edildiğinde eğer nefis hak korkusuyla ondan çekiniyorsa hayırlı, nefsin meyli şiddetli ise şerdir.



Kalbin Hastalıkları ve Korunması

Kalp kuruntunun, vesvesenin evi, akıl ile nefsin çarpıştığı yerdir. Kalpte Allah bilgisi ve sevgisinin barınması için, onu kuruntu ve nefsin heva ve heveslerinden korumak gerekir. Çünkü kalbe her an iyi ve kötü türden hatırlamalar akar. Kalbi korumak için iyi olanlarına açık, kötü olanlarına karşı kapalı olmalıdır. Bu yolla hidayet kazanılır ve ebedi huzura varılır.

Kalbin hastalıklarını dört çeşitte toplayabiliriz: Uzun emel, acelecilik, kıskançlık (haset) ve kibirdir. Bunlar akla keder ve kalbe zarar veren afetlerin anasıdır. Bu afetlerden kurtulmak için ruhun şu faziletler ile donanması gerekir:
Emellerini kıs, işlerini acele etmeden düşünerek yap, kimseyi kıskanma, halka karşı alçak gönüllü ol ve onları doğru yola çağır.

Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. O’nun rahmetinin bir yönü, kulunun kalbini rahmetle yaratması ve onu rahmetinden daha geniş yapmasıdır. Çünkü müminin kalbine Hakk sığmıştır. Nitekim bir kudsi hadiste şöyle buyurulur: “Beni yerim ve göğüm sığdıramadı, mümin kulumun kalbi sığdırdı.”

Allah Teâlâ kalpleri akıl edici olarak yaratmıştır, “Onların kendileriyle akıl ettikleri kalpleri yok mu?” (Hac, 22/46). Bunun nedeni kulun kalbi vasıtasıyla ilahi hitabı anlayabilmesidir. Allah'ın rahmeti her şeyi kuşatırken, kulun kalbi O’nu kuşatır. Çünkü Allah bilinmeyi sevdiğini söylemiştir. Sevginin gereği ise tanınan olmaktır. Bu maksatla Allah alemi yaratmış, onlara tanınmış ve onlar da kendisini bilmiştir. Buna göre, yaratılmışlar O’nu kendi düşünceleri ile değil, O’nun kendisini tanıtması ile tanımışlardır. Bu durum “Kalbi olan, kulak veren ve şahit olan kimse için işarettir” (Kaf, 50/37).

Allah kulun kalbini evi edinmiştir. Çünkü orayı kendisi hakkındaki marifetin mahalli yapmıştır. Kalp - teorik bilgilerin değil - irfani bilgilerin yeridir. Allah kalbi koruyarak başkasının yerleştiği bir yer olmaktan korumuştur. Çünkü oraya Rabbinden başkasının gireceği bir yer olmasını kıskanır. Bu nedenle, kendisinin her şeyin sureti ve her şeyin aynı olduğunu öğretir. Böylece kulun kalbindeki her şeyi kuşatır, çünkü her şey Hakk’tır. Kalp bu durumda Hakkı sığdırmış demektir. Bu nedenle, her kim hakikati bakımından Hakkı bilirse her şeyi öğrenmiş demektir. Fakat herhangi bir şey bilen Hakkı bilmiş sayılmaz. Teorik/ nazari düşüncelerle Allah'ı bilemezsiniz. Allah'ı bilmek ancak onun bildirmesi ile gerçekleşir. Allah'ın bildirmesini ancak mümin kabul eder. Mümin olmayan kişi Allah'ın bildirmesini kabul etmez. Böyle bir insan Hakka dair verilen bir bilgiyi imkansız sayabilir. Bu nedenle de bunlar Peygamberimizi inkar ederler ve vahyi kabul etmezler. Bu kimseler Allah'ın hükmüne dayatmaktadırlar. Onlar ilahi hitabı duymayanlardır.

Arif, her şeyi Hakk’ta görür. Bu yönüyle Hakk her şeyi ihata eden bir zarftır. Çünkü, Allah dışındaki her şey Dehr’e dahil edilmiştir. Her kim bir şeyi görürse, onu Hakk’ta görmüştür. O şeyin Hakk’tan ortaya çıkışını görmüştür. Öyleyse Hakk, bütün varlıkların evidir, çünkü O, varlık demektir. Kulun kalbi ise Hakk’ın evidir. Çünkü kalp Hakkı içine sığdırmıştır. Ancak söz konusu olan müminin kalbidir, başkasının değil. Arifin kalbi Hakkı sığdırdığı için her şeyi de sığdırabilir. Çünkü Hakkın dışında hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla var olan her şeyin sureti arifin kalbinde, yani Hakkı sığdıran kulun kalbindedir.

Kalbin korunması en önemli problemdir. Allah kalbinizi görür ve içindekileri bilir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Allah yüzünüze, bedeninize değil, kalbinize ve niyetinize bakar.” Bu nedenle dinin en önemli emri kalbi temizlemektir. Çünkü kalp bir reistir. Eğer o temiz olursa, ona bağlı olan bütün organlar da temiz olurlar. Kalp Allah'ı bilmenin, temiz imanın, dünya ve ahiret saadetinin, ilim ve hikmetin evidir. Bu evi cehaletten, vesveseden, fena düşüncelerden, kederlerden, şehvet tutkularından korumak ve temizlemek lazımdır. Ancak bu suretle afetlerden, elemlerden selamette olabilir, kerametlerle ve Allah sevgisi ile dolar.

Allah adı bir ateştir ki, onu tekrarlayanların kalplerindeki bütün kötülükleri yakar, siler süpürür. Allah İsm-i Azamdır. Bütün sıfatların toplamıdır. Bu isim kuruntuları yok eder, zihinleri söndürür, çağıranın yardımcısı, O’na yaklaşma vasıtasıdır. Allah kulunu bilir. Ona kan damarından daha yakındır. Allah'ı seven Allah'tan gayrısını (masivayı) unutur. Allah yoluna giden O’nu çabuk bulur. O’nun ipine sarılan çabuk kurtulur, himayesine giren korunur.



Kalp Gözünün Bilinmesi

Allah Teâlâ şöyle der: “Onlar, iman eden ve kalpleri Allah'ı zikretmekle mutmain olanlardır” (Rad, 13/28). Yani bu zikir onları tatmin eder. “Dikkat edin! Allah'ı zikretmekle kalpler yatışmış olur” (Rad, 13/28). O’nu O’nunla zikreden kalpler mümin olduklarından mutmain olurlar ve her nefesteki değişimde karar kılarlar. Belirli bir halde kalmak mümkün değildir. Çünkü Hakkın sureti, daralamaya imkan vermez. Onun genişlemesi ve açılması başkalaşma ile gerçekleşir. Hakk ancak mümkünlerin hakikatlerinde başkalaşır. Onların ise sonları yoktur. Dolayısıyla Hakk’ın başkalaşmasının ve halden hale girmesinin bir sonu yoktur. O her gün - her nerede olursa olsun – bir iştedir.

İbn Arabi (ks) Hazretleri Fütûhât- ı Mekkiyye adlı kitabında şunları söylemektedir:

“Göz bir araçtır ve görmek gücüyle (basar) görülenler algılanır. Görme gücü Haktır ve sen Hakk vasıtasıyla görürsün. Bir şeyi gören onu bilmiş, bildiğinde onda sükunet bulmuştur. İnsan sürekli başkalaşmayı gördüğüne göre, bilgisi de süreklidir. Bundan dolayı mutmain olur ve sükunet bulur. Başkalaşmayı gören, Rabbinin kendisini yerleştirdiği makamlarda veya kendi dışında ona verdiği ve dikkatini çektiği hususlarda, her nefes O’nun kalbindeki izlerine bakar. Bu makam sahibi her nefes yeni bir bilgi içindedir. O sürekli bir yaratılıştayken başkaları o yaratılıştan perdelenmiştir. Allah Hz. Peygamber'e şöyle demesini emretti. “Rabbim! Bilgimi arttır” (Taha, 20/114). Yani yaratmanın yenilenmesi nedeniyle benimle gerçek arasına giren karışıklığı ve belirsizliği ortadan kaldır. Yoksa bu durum varlıkta gerçekleşip benim bilmediğim pek çok hayrı kaçırmama yol açmaktadır. Perde benzerlik ve benzeşme demektir. Böyle olmasaydı “yeniden yaratma” kimseye belirsiz gelmezdi; halbuki yeniden yaratma alemde her nefes ve her işte gerçekleşir. Alemdeki bu sürekli yenilenmenin farkına varanlar, her bir zaman biriminde alemin yenilendiğini kabul edenlerdir.”

Kalp gözü zahir, batın, ilk ve son olarak Hakkın alemin hallerinde bulunduğu durumu görür. İsimler çoğalsa bile isimlendirilen tektir. Fakat anlaşılan bir değildir. Ondan anlaşılan gerçek bir şey midir, yoksa bir nispet midir, bunu bilmiyoruz.

İbn Arabi bu gizemli konu hakkında Fütûhât-ı Mekkiyye adlı kitabında şunları ifade etmektedir:
“Allah bana bir yer belirlediğinde o yer O’nun içindir. O’nunla duyarım, O’nunla görürüm, kalbim O’nu sığdırır. Bana bir yer belirlediğinde, kendisi oraya yerleşir, ben de oraya yerleştiririm. O hüviyetiyle yaratıklarından beni gizler. O zahirdir, ben ise örtüsünün altında gizlenirim. Bir araçla veya nispetle duyduğunda, benimle duyar ve benimle görür. Ben de O’nunla duyarım, O’nunla görürüm. O nafilelerle bendedir, çünkü O asıl, ben ilaveyim; çünkü suretin zahiri benim. Ben ise farzlarla O’nda bulunurum. Benimle duyar, benimle görür.”

Bu konuda İbn Arabi Hazretleri şu şiirini söylemektedir:

Hakkın kulağı olursa kişi, duyan Hakk’tır kul değil,

Hakkın gözü olursa kişi, gören Hakk’tır kul değil,

Başkalaşma değişir de göz bir,

Böyle bir iş için uğraşmaya değer.



Kaynak : ilimvetasavvuf